Wednesday, September 20, 2006

13 EYLUL 2006 CARSAMBA GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI

OZDERIN,M.

msn : ozderin@hotmail.com

13 Eylül 2006 Tarihli ve 26288 Sayılı Resmî Gazete

MEVZUAT

YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ

BAKANLIKLARA VEKÂLET ETME İŞLEMİ

— Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif ŞENER’e, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı M. Hilmi GÜLER’in Vekâlet Etmesine Dair Tezkere

— İçişleri Bakanlığına, Devlet Bakanı Ali BABACAN’ın Vekâlet Etmesine Dair Tezkere

— Tarım ve Köyişleri Bakanlığına, Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali COŞKUN’un Vekâlet Etmesine Dair Tezkere

— Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına, Kültür ve Turizm Bakanı Atilla KOÇ’un Vekâlet Etmesine Dair Tezkere

ATAMA KARARLARI

— Devlet, Enerji ve Tabii Kaynaklar ile Kültür ve Turizm Bakanlıklarına Ait Atama Kararları

YÖNETMELİKLER

— Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Diş Hekimliğinde Kullanılan Röntgen Cihazları Lisanslama Yönetmeliğinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Yönetmelik

— Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Proje Destekleme Yönetmeliğinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Yönetmelik

— Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Yurt Dışı Eğitim Yönetmeliğinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Yönetmelik

— Türk Veteriner Hekimleri Birliği Hizmetlerinin Yürütülmesine İlişkin Uygulama Yönetmeliği

YARGI BÖLÜMÜ

YARGITAY KARARI

— Yargıtay 2. Hukuk Dairesine Ait Karar


Olay tecavüze, en az 10 yıl hapis
Ali DAĞLAR

Gamze Özçelik'in Antalya'da görülen tecavüz davasında mahkemece istenen, hükümde belirleyici olacak Adli Tıp raporu tamamlandı. 7 kişilik uzman heyetin hazırladığı raporda özetle, "Özçelik, ağır bir uyuşturucunun etkisinde tecavüze uğradı. Sanık 10 yıldan az olmamak üzere hapisle cezalandırılmalı" denildi.

Adli Tıp’ın Gamze raporu tamam

Antalya 3'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'nin Gökhan Demirkol'un Gamze Özçelik'e tecavüz edip etmediğinin belirlenmesi için 5 ay önce istediği Adli Tıp raporu mahkemeye ulaştı. İlk kez Hürriyet'in ulaştığı ve yarınki duruşmada okunacak rapor, ikisi Ruh Sağlığı, ikisi Adli Tıp, diğerleri Radyoloji, Kadın Hastalıkları ve Üroloji uzmanı 7 kişiden oluşan Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulu tarafından, olay CD'leri, fotoğraflar ve tüm dosyanın incelenmesi sonucunda hazırlandı. Hazırlanan 10 sayfalık raporda, mahkemenin, "Dava konusu cinsel ilişkinin uyuşturucu madde alınması sonucu ve sabah saat 06.00 gibi gerçekleşmiş oluşu itibariyle, mağdurenin bilincini kaybedip kaybetmediği, ilişkinin farkında olup olmadığı, ilişkinin, kadının iradesi dışında tezahür edip etmediği, uyandığında eğer katkısı yoksa neler hissedeceğinin bilimsel açıdan tespitini" istediği hatırlatıldı.

EN AZ 10 YIL HAPİS

Raporun son bölümünde, Gamze Özçelik'in, 29 Mayıs 2006 tarihinde yapılan muayenesinde ve dava dosyasının incelenmesi sonucunda, 'travma sonrası stres bozukluğu' denilen 'ağır nöroz bozukluğu' tespit edildiği, buna göre olaydaki durumun, Yeni TCK 102/5 maddesine uygun düştüğü vurgulandı. 'Cinsel Saldırı' başlığını taşıyan Yeni TCK 102'nci maddesinin 5'inci fıkrasında, "Cinsel saldırı suçunun sonucunda, mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulması halinde, on yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur" deniliyor. Bir süre önce sanık tarafının istemiyle hazırlanan, resmi olmayan hukuki görüşte, mağdurenin 'tecavüz hapı' olarak nitelenen ilaçla uyutulmuş olabileceği öne sürülmüştü. Rapor, hükümde etkili olacak.

RAPORUN SONUÇ BÖLÜMÜ

Tarafların ifadelerine, bugüne dek mahkemeye sunulan belgelere yer verilen raporun sonuç bölümünde Kurul'un tespitleri madde madde şöyle sıralandı:

1- Mağdurenin cinsel ilişki sırasında bilincinin yerinde olmadığı, bir maddenin etkisi altında olduğu tıbbi kanaatine varıldığı.

2- Cinsel ilişki sırasında erkeğin cinsel ilişkisine karşı kadın olarak mağdurenin bir duyarlılık göstermediği.

3- Cinsel ilişkide mağdurenin görüntüler itibariyle pasif de olsa örtülü bir katkısının bulunmadığı.

4- Cinsel ilişkinin farkında olmadığı.

5- Cinsel ilişkinin, kadının iradesi dışında tezahür ettiği.

6- Cinsel ilişki sonrası uyandığında bir acı duymayacağı.

7- Cinsel ilişki sonrası, akıntının varlığını hissedemeyeceği.

8- Rıza dışı ilişkinin mevcudiyeti halinde kadının bunu tespit edemeyeceği.


AB’nin neresindeyiz?

Türkiye Büyük Millet Meclisi, önümüzdeki hafta başında toplanıyor. Avrupa Birliği uyum yasaları çıkarılacak. Yürürlüğe sokulacak. Daha önemlisi, uygulamaya başlanacak.
Avrupa Birliği bahsinde ağır aksak gittiğimiz üzerinde, hem Türkiye’de, hem dış ülkelerde, tam bir konsensüs(mutâbakat) oluştu. Sonunda, Avrupa Parlamentosu’nun iftiralarla dolu, Avrupa politikası bakımından akıldan mahrum, sakıncalı, acemice kaleme alınmış raporuna muhâtap olduk.
AK Parti iktidarının ABD ile stratejik ittifakın şartlarını pas geçmesi ile Ankara-Washington ilişkilerinin beklemeye girmesi, Avrupa’yı da etkiledi. Avrupa, ABD ile münasebetlerini düzgün işletemeyen devletlere saygısızlığa başlar, politikası budur. Kaldı ki Washington’dan da öylesine devletleri yokuşa sürmesi sinyalini alır.
Fransa’da Mösyö Sarkozy’nin sözleri, AB’nin yüksek menfaatleri ile bağdaşmıyor. Geleceği yeterince göremeyen, popülist bir yaklaşımdır. Fransa seçmenine hitâb ediyor. Avrupalı endişesi taşımıyor.
AK Parti, oylarının bir kısmını Türkiye’yi en rahat AB’ye taşımayı vaad ettiği için aldı. AB’ye giremeyen bir Türkiye’nin istikbalinin kararacağını teşhis ve idrâk ettiğinden dolayı dikkat çekti. Yüzde 5 (beş) altına düşen ANAP sayılmazsa, diğer partiler, AB’ye karşı çıkıyorlar. MHP, AB aleyhdarlığı oylarını toplamak misyonuna odaklandı. CHP malûm. Doğru Yol hiç malûm değil. Şimdi AK Parti de AB konusunu ihmal ederse, Türkiye’nin geleceği, demokrasisiz bir cumhuriyet, Avrupa’dan kopmuş bir refah düzeyidir. Ve başka hiç bir şey değildir.
Laiklik ve üniter yapıdan elbette taviz vermeyeceğiz. Çeşitli hürriyetler ise, Fransa’nın kabûl ettiği çizgide olacaktır. Ne eksik, ne fazla. İlle Türkiye ile hır çıkarmak isteyen Avrupalılar, Türkiye için, Fransa’da uygulanmayan mevzuat taleb edemezler.
Müzakereleri mükemmel bir organizasyona bağlamaktaki ihmalimiz sebebiyle, Brüksel’de sıkışık duruma doğru alabildiğine gidiyoruz. Washington ile zaten şeker-rengiz. Başbakanımız Tayyip Erdoğan’ın Beyaz Saray ziyareti, noktayı koyacak.


Zorunlu Seyahat Sigortası, meclisi bekliyor: Açılır açılmaz, yasalaşacak

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Avrupa ülkelerinin büyük bölümünde uygulanan zorunlu seyahat sigortasını Türkiye'de de hayata geçirmeye hazırlanıyor. 1618 sayılı ''Seyahat Acentaları ve Seyahat Acentaları Birliği Kanunu''nun, Avrupa Birliği normlarına uygun hale dönüştürülmesi hedefleniyor. Bu konuda hazırlanan ''zorunlu Sigorta'' ya ilişkin düzenlemenin gündeme getirilmesi için TBMM'nin açılması bekleniyor.


Gökçek: Cemevi ibadethane değil

MİTHAT YURDAKUL Ankara

Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi, cami, kilise ve havra gibi ibadethanelerin belediye tarafından temizlenmesi konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı`yla yapılacak protokolü önceki gün onayladı. Ancak bu ibadethaneler arasında cemevleri yer almadı.

Meclisin CHP`li üyeleri karara itiraz ederken, cemevlerini ibadethane olarak kabul eden herhangi bir kanun maddesi olmadığını kaydeden Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek, `Cemevleri kültür evidir. İbadethane değildir` diye konuştu. Gökçek daha önce de ibadethanelerin ücretsiz su kullanması kararına cemevlerinin dahil edilmesi talebine karşı çıkmıştı.


Özok'un avukatlığını yaptığı batıklar


Adli yıl açılışında TMSF ve BDDK için 'Nazi' benzetmesi yapan Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok'un batık banka yöneticilerinin avukatlığını yaptığı ortaya çıktı. İşte o bankalar:

"İHL'li Başbakan'ı içime sindiremiyorum" sözleriyle bir dönem adından sıkça söz ettiren ve son adli yıl açılışında TMSF ve BDDK için yaptığı 'Nazi' benzetmesi ile yeni çıkış yapan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok etik olarak kabul edilemeyecek bir bilgiye ulaşıldı.

Milliyet gazetesinin haberine göre Özok, EGS Bank ve Bank Kapital'in eski yöneticileri ile çok sayıda ‘imarzede'nin avukatlığını yapıyor. Özok'un vekaleti olan dava konusunu yargı açılışına taşıması, etik açıdan tartışma doğurdu.

İstanbul Barosu'nun önceki dönem başkan adayı Muharrem Balcı, adli yıl açılışında TBB başkanına baroları ve savunma kurumunu temsilen konuşma hakkı verildiğine dikkat çekerek, bu konuşmada farklı yorumlara neden olabilecek konuların gündeme getirilmesinin etik açıdan doğru olmadığını söyledi. Meclis'in kabul ettiği bir kanunu Nazi uygulaması ve faşist olarak nitelendirmenin de TBB başkanına yakışmadığını aktaran Balcı, Barolar Birliği başkanının avukatların sorunlarıyla ilgilenmesini istedi.

Özok'un açıklamalarına tepki gösteren isimlerden biri de TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı ve AK Parti İstanbul Milletvekili Burhan Kuzu. Barolar Birliği Başkanı'nın açıklamalarını ‘taşkın bir ifade' şeklinde nitelendiren Kuzu, hem BDDK'nın hem de TMSF'nin yasal sınırlar içerisinde görev yaptığını belirtti. Kurumlara bu yetkilerin Meclis tarafından verildiğini hatırlatan Kuzu, “Herkes yasadan aldığı yetkiyi kullanıyor. Burada bir yetki aşımı varsa bunun önüne geçilir. Ancak ben böyle bir şey görmüyorum. Yasal çerçevede yetki kullanılıyor. Bu tür ifadelerle eleştiri yanlış.” dedi. Bu kurumların özerk yapıya kavuşturulmasının bir zorunluluk sonucu olduğunu dile getiren Kuzu, şunları söyledi: “BDDK ve TMSF’ye özerklik veren yasa çalışması bizden önce başlamıştı. 57. hükümetin hazırlıkları vardı. Biz tamamladık. Burada amaç, bu kurumları hükümeti etki alanı dışına çıkarmaktı. Siyasilerin müdahaleleri geçmiş dönemde sorunlar oluşturmuştu. Gelinen noktada bu kurumlar yasal yetkilerini kullanıyor. Diğer yandan, avukatların taraf oldukları davaları ilgilendiren konuları gündeme getirmeleri tartışma doğurur.”

İş dünyası başkanın açıklamalarına tepkili

Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok'un açıklamalarına iş dünyası ve ekonomistlerden de tepki geldi. Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı (MÜSİAD) Ömer Bolat, Barolar Birliği'nin savunma hakkını temsil eden avukatların en üst düzey temsilcisi olduğunu belirterek TMSF ve BDDK'nın işlemlerini savunması gerektiğini söyledi. Türkiye'nin birkaç yıl öncesine kadar 50 milyar dolarlık, 22 özel bankanın hortumlanması ve 4 kamu bankasının görev zararı altında içlerinin boşaltılmasını yaşadığını hatırlatan Bolat'a göre bugünkü kamu borçları ve ağır faiz yükü o dönemin eseri. Doç. Dr. İbrahim Öztürk de Özok'un açıklamalarını doğru bulmuyor. Bürokratların seçilmişler gibi millet adına görev yaptığını dile getiren Öztürk, hem BDDK hem de TMSF'nin Türkiye'de düzenin en çok kirlendiği yerde hizmet ettiğini kaydetti.

BDDK Başkanı Tevfik Bilgin de Özok'un açıklamalarının amacını aştığı görüşünde. Kurumunun yasalarla kurulduğunu belirten Bilgin, sadece kanunlardan aldıkları yetkiyi kullandıklarını anlattı. Kanunların Anayasa Mahkemesi'nin denetimine tabi olduğuna dikkat çeken Bilgin, “Muhtelif benzetmelerle kurumların motivasyonlarının olumsuz yönde etkilenmemesi gerekir.” dedi. Yaptıkları işi, ‘geçmişte yapılan hataların, yanlışlıkların kötü mirasını temizlemeye yönelik faaliyet göstermek' diye tarif eden Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Başkanı Ahmet Ertürk de, “Çok ince hırsızlık yöntemleriyle vatandaşın cebinden yürütülen paraları, kamu alacaklarını tahsil ediyoruz. Çünkü tabi olduğumuz kanun bize bunu emrediyor.” diyerek eleştiriye karşılık verdi. Bankacılık Üst Kurulu'nda olduğu gibi kendilerinin de yargı denetimine tabi olduklarını belirten Ertürk, “Kimse bizim uygulamamıza ‘Anayasa'ya uygun denetim yapılmıyor' diyemez. Bizim aldığımız kararlarda yargısal denetim var. Biz başına buyruk çalışmıyoruz.” dedi.

Özdemir Özok, adli yıl açılışında Bankacılık Yasası’yla ilgili sorunları gündeme getirmesinin baktığı davalarla ilgisinin olmadığını söyledi. Özdemir Özok, kendisinin şimdiye kadar binden fazla kişinin avukatlığını üstlendiğini belirterek müvekkilleri arasında iki banka yöneticisi bulunması kadar normal bir durum olmadığını savundu.

Zaman


Erkut: EPDK`nın cezaları adil değil

Tüpraş Genel Müdürü Erkut, dağıtım şirketlerine kesilen cezanın haksız olduğunu belirterek, `Bayilere ikmal yapılmasa Türkiye sallanırdı` dedi
EKONOMİ SERVİSİ

Tüpraş Genel Müdürü Yavuz Erkut, akaryakıt dağıtım şirketlerine EPDK`nın verdiği rekor para cezasının haksız bir uygulama olduğunu belirterek, `Geçiş dönemlerinde daha yumuşak politikalara ihtiyaç var. Eğer şirketler bayilere yakıt ikmali yapmasaydı Türkiye sallanırdı` dedi. Erkut, `EPDK, hem bayilere hem de ikmalcilere büyük bir ceza kesti. Kanunlar uygulanmalı ama ceza pek adil olmadı` diye konuştu. Erkut, ilk yarıda net karlarını yüzde 5.6 artırarak 322 milyon YTL`ye çıkardıklarını belirtti.

Karı, bakım etkiledi

Erkut, Tüpraş`ın yeni logosu ile 6 aylık finansal sonuçlarına ilişkin düzenlediği basın toplantısında yaptığı konuşmada, ilk altı aylık faaliyet rakamlarının beklenenden düşük kalmasını şöyle açıkladı:

`Tüpraş`ı devralır almaz iki büyük rafinerimizde bakım onarım çalışmaları başlattık. Bu çalışmalar tabii ki üretimi ve verimliliği düşürdü.` Yeni rafineri projeleri

Erkut, üç değişik enerji grubu tarafından açıklanan rafineri planlarının henüz somut olmadığını, ancak tamamlanmaları durumunda Türkiye`nin yararına olabileceğini söyledi. Erkut, bu rafinerilerin yapılması durumunda Tüpraş için bir tehdit oluşturmayacağına dikkat çekerek şunları söyledi: `Bizim için sorun değil, biz zaten rekabetin göbeğindeyiz. Ceyhan`da kurulacak bir rafineri ihracat rafinerisi olmak durumundadır.`

Değişik bir uygulama

Yavuz Erkut, son 1.5 aydır yaptıkları bir uygulama ile akaryakıt dağıtım firmalarına, firmanın kendi deposunu kullanarak taahhüt edilen sınırın üzerinde ve konsinye satışı olarak adlandırılan satış yaptıklarını belirti. Bu uygulama şimdilik Türkiye`nin en büyük depolarından birine sahip olan Opet`te yapılıyor. Tüpraş`a yeni logo

Yavuz Erkut, logoların şirket yaşamı için önemli olduğunu ifade ederken, Tüpraş`ta üçüncü kez logo değişimine gidildiğini ve şirket logosunun Amerikalı grafik sanatçısı Ivan Chermayeff tarafından tasarlandığını bildirdi.

Erkut, yeni logodaki petrol damlasının petrol şirketi olarak faaliyetlerini, istikrarlı büyümeyi ve hedeflenen yeni zirvelere işaret ettiğini, kırmızı rengin enerji ve değişim hareketini, yazı karakterinin ise Koç Grubu`nun yapısını, müşteri odaklılığı ve kararlılığını simgelediğini vurguladı.

Aralarında Mobil, Xerox, PanAm, NBC gibi yüzlerce dünya şirketinin logosuna imza atan Chermayeff, 1987 yılında tasarladığı Koç logosuyla da tanınıyor.


‘Kazanılmış hak’ başvurusu

ÖSS’de 56 bin açık liselinin kazanılmış haklarının yok sayıldığını ifade eden Tüketiciler Birliği Başkanı Av. Bülent Deniz, mağdurların zararlarının tazmini için mahkemeye başvurdu. Deniz, hukukun temel ilkelerinden birinin, “kazanılmış hak” olduğunu vurgulayarak, geriye yönelik olarak kazanılan hakkın yok sayılmasının hukuk devleti ile bağdaşmayacağını söyledi.

Tüketiciler Birliği, ÖSS’de “Genel Lise Mezunu” statüleri yok sayılan 56 bin civarındaki öğrencinin zarara uğradığını iddia ederek, zararların karşılanması talebiyle mahkemeye başvurdu.

Millî Eğitim Bakanlığınca 14 Aralık 2005 tarih ve 26023 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Açık Öğretim Lisesi Yönetmeliği ile meslek lisesi öğrencilerine Açık Öğretim Lisesi’ne kaydolmaları halinde ÖSS’ye, genel lise öğrencisi statüsünde girme hakkı tanındığını hatırlatan Tüketiciler Birliği Genel Başkanı Bülent Deniz, Danıştay 8. Dairesi’nin 7 Şubat 2006’da aldığı yürütmeyi durdurma kararına kadar yaklaşık 56 bin meslek lisesi mezununun Açık Öğretim Lisesi’ne kaydını yaptırdığını ifade etti.

Yönetmeliğin yürürlükte olduğu dönemde talep edilen kayıt ücretini ödeyerek kayıt yaptıranların kendilerine tanınan bu hakkı hukuken kazandıklarını belirten Deniz, “Ancak ÖSS’de, YÖK tarafından, Danıştay’ın yürütmeyi durdurma kararı ve Millî Eğitim Bakanlığınca Açık Lise’ye yapılan kayıtların silinmesi gerekçe gösterilerek, bu durumda bulunan 56 bin civarındaki öğrencinin hukuken kazandıkları ‘genel lise mezunu’ statülerinin yok sayıldı” dedi.

Deniz, hukukun temel ilkelerinden birinin, “kazanılmış hak” olduğunu vurgulayarak, geriye yönelik olarak kazanılan hakkın yok sayılmasının hukuk devleti ile bağdaşmayacağını söyledi. Bu hukuksuzluğun giderilmesi çağrısında bulunan Deniz, Harun Yüksel adına hazırlanan ve zararların tazminini talebi içeren dilekçeyi Ankara Nöbetçi İdare Mahkemesi Başkanlığı’na iletilmek üzere, İstanbul Nöbetçi İdare Mahkemesi’ne iletti.


Fethi Dede'nin davası başladı

Selanik'teki Atatürk Evi'ndeki şeref defterine yazdığı yazıyla gündeme gelen Mehmet Fethi Dördüncü'nün, Başbakan Erdoğan aleyhine açtığı 25 bin YTL'lik manevi tazminat davası İstanbul 7. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde başladı. Dördüncü'nün avukatı süre istemesi üzerine ertelenen duruşma sonrasında Dördüncü, "Esas tahkir ve tezyif edilen kişi benim" dedi.


Etibank davasında reddi hakim kararı

Etibank davasında, Dinç Bilgin ve Önay Bilgin’in avukatlarının yaptığı reddi hakim talebi kabul edildi. Dava artık 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek

El konulan Etibank’ın zarara uğratılmasına ilişkin 23 sanığın yargılandığı davada Dinç Bilgin ve Önay Şevket Bilgin’in avukatı Mehmet Asım İplikçioğlu’nun bulunduğu reddi hakim talebi kabul edildi. Daha önce 14 yıl hapis ve 500 milyon YTL adli para cezasına çarptırılan, ancak haklarındaki bu karar Yargıtay tarafından bozulan Dinç Bilgin ile oğlu Önay Şevket Bilgin’in davasına bundan böyle İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi bakacak.

Davada, “reddi hakim süreci” Dinç Bilgin ve Önay Şevket Bilgin’in avukatı Mehmet Asım İplikçioğlu’nun yaptığı başvuruyla başladı. İplikçioğlu dilekçesinde, davayı gören İstanbul 8.Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mustafa Akın’ın yazdığı “Altın Makas RTÜK” isimli kitabı incelediklerini belirterek, “Dinç Bilgin’i izlediği ve onun hakkında henüz bu davaya bakmadan önce dahi gerçek dışı ve önyargılı yakıştırma ve suçlamalarda bulunduğu açıktır” dedi. Ancak, mahkeme talebi reddetti.

TARAFLI DAVRANMA
Fakat; Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’ne 20 Haziran 2005’te bir dilekçeyle başvuran Dinç Bilgin ile Önay Bilgin’in avukatları, İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Mustafa Akın ile üyeler Sevil Tosun ve K.Meral Yolmaz’ın yargılama sırasında taraflı davrandığını ileri sürdü.

Haksız kararlarla manevi zarara uğradıklarını öne süren Bilginler, dava ettikleri hâkimlerin kendilerine 25’er bin YTL’lik manevi tazminat ödemesini talep etti. Dava sonunda, talebin reddine karar verildi. Ayrıca davacı Bilginler’in, davalı hâkimlere 2’şer bin YTL tazminat ödemesi kararlaştırıldı.

YARGITAY BOZDU
Bu arada; İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Bilginler’e verdiği 14 yıl hapis ve 500 milyon YTL adli para cezasına ilişkin karar Yargıtay tarafından bozuldu. Bilgin’in avukatları, “Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’ne heyet hakkında açtığımız tazminat davası reddedilmiştir. Karar kesinleşmediği halde hakkımızda icra takibi gerçekleşmiştir. Bu durum mahkemenizle müvekkillerim sanıklar arasında cebri icra hukukuna dayalı alacaklı-borçlu durumu yaratmıştır. Mahkemenizi yeniden reddediyoruz” dedi. Mahkeme Heyeti ise, avukat İplikçioğlu’nun reddi hâkim taleplerini reddetti. Heyet, ret talebin incelenmesi için İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesini kararlaştırdı.

İtirazı değerlendiren İstanbul 1. Ağır Ceza Mahkemesi de, dün reddi hâkim talebini kabul etti. Dinç ve Önay Şevket Bilgin’in dosyaları bundan böyle banka ihtisas mahkemesi olan İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeyecek. Davanın diğer sanıkların yargılanmalarına ise İstanbul 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edilecek.


ADD üyeleri arasında 'vatan haini' tartışması

Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Genel Başkan Yardımcısı Fatma Nur Serter, kendisini ‘vatan haini’ olarak suçladıkları gerekçesiyle ADD üyeleri yazar Yılmaz Dikbaş ile Mahmut Özyürek hakkında tazminat talebiyle dava açtı.

İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Serter adına Avukat Filiz Esen tarafından Kadıköy 1. Sulh Hukuk Hakimliği’ne verilen dava dilekçesinde, Fatma Nur Serter’in, öğretim görevliliğinin yanında ADD ve Çağdaş Eğitim Vakfı gibi sivil toplum kuruluşlarında karşılıksız çalışarak ülkesine her alanda hizmet etmeye gönül vermiş bir bilim kadını olduğu belirtildi. Dilekçede, davalılar Yılmaz Dikbaş ve Mahmut Özyürek’in de ADD’nin üyeleri olduklarına işaret edilerek, Serter’in genel başkan yardımcısı seçilmesinin hemen ardından, Dikbaş ve Özyürek’in Serter’e kişilik haklarını ihlal edecek şekilde ithamlarda bulunarak, ‘bir vatan haini olarak’ kaleme aldıkları yazıları derneğe ait tüm şubelerin mail adreslerine gönderdikleri iddia edildi. Antalya, aa


Aydın Menderes, ''Kayıp Trilyon'' davasında beraat etti

Ankara 11. Asliye Ceza Mahkemesi, kapatılan RP'nin eski Genel Başkan Yardımcısı Aydın Menderes'in, ''Kayıp Trilyon'' davası kapsamında, ''özel belgede sahtecilik'' suçundan beraatine karar verdi.

Davanın bugünkü karar duruşmasına, Menderes'in avukatı Sami Kahraman ile müdahil Maliye Bakanlığı avukatı katıldılar.

Duruşmada, esas hakkındaki mütalaasını açıklayan Cumhuriyet Savcısı, Menderes'in üzerine atılı suçun sabit olduğunu belirterek, suç tarihi itibariyle lehine olan eski Türk Ceza Kanunu'nun ''özel belgede sahtecilik'' suçunu düzenleyen 345 ve suçun birden fazla işlenmesi halinde ceza artırımını öngören 80. maddeleri uyarınca cezalandırılmasını istedi.

Menderes'in avukatı Kahraman, esas hakkındaki savunmasında, müvekkilinin mali konularda yetkili olmadığının ortaya çıktığını ifade ederek, müvekkilinin beraatine karar verilmesini talep etti.

Yargıç Fevzi Şıngar, Menderes'in, delil yetersizliğinden beraatine karar verildiğini açıkladı.


Göz göze yargılandılar

Kürşat Yılmaz'ın çete lideri olduğu iddiasıyla yargılandığı dava yine ünlüler geçidine sahne oldu. Davanın tutuksuz sanığı Tuğba Özay, bir dönem aşk yaşadığını itiraf ettiği Kürşat Yılmaz'la duruşma boyu sık sık göz göze geldi. İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nde dün görülen duruşmaya Kürşat Yılmaz'ın da aralarında bulunduğu 14 tutuklu sanık, İbrahim Tatlıses, Tuğba Özay ve Korkmaz Yiğit'in aralarında bulunduğu 10 tutuksuz sanık ve müşteki Mecnur Çolak ile Metin Kaya Çağlayan katıldı.

Asena polis zoruyla gelecek
Davalara katılmadığı için ifadesi alınamayan müşteki Asena'nın bir sonraki oturuma polis zoruyla getirilmesine karar veren mahkeme heyeti, tutuklu sanıklar Hicabi Günal, Asef Savcı, Ber Fat Duyanoğlu, Abdurrahman Sevinç, Mehmet Akyılıdız ve Önder Cengiz Kart'ın tahliyesini hükmederek, duruşmayı erteledi.

Veli SARIBOĞA / MERKEZ


Pazar sürdüren dava

Üsküdar Ferah Mahallesi'nde yıllardır kurulan semt pazarından rahatsız olan ziraat mühendisi, İstanbul İdare Mahkemesi'nde açtığı davayı kazanarak pazar yerinin değiştirilmesini sağladı.

Üsküdar Ferah Mahallesi Evren Caddesi'nde oturan Ziraat mühendisi Hüseyin Aturcu, mahallede Salı günleri kurulan semt pazarına karşı açtığı davayı kazandı. Yangın durumunda itfaiyenin müdahale edememesi ve ambulans girişinin imkansız olduğu gerekçesiyle 1999 yılında pazarın kaldırılması için İstanbul 4. İdare Mahkemesi'ne başvuran Aturcu şikayetinde haklı bulundu. Mahkeme kararıyla Evren Caddesi'nden kaldırılan semt pazarı, birkaç sokak ileride bulunan Abdipaşa Sokak'a taşındı. Mahkeme kararının ardından semt pazarı dün Abidinpaşa Sokak'ta kuruldu. Ancak bu kez de sokak sakinleri pazarı istemediklerini belirterek tepki gösterdi. Sokak sakinleri, pazarın kaldırılması için imza kampanyası başlatırken, pazarcılar da kendilerinin ekmekleriyle oynandığını belirterek tepkilerini dile getirdi.

İTFAİYE BİLE GİREMİYORDU
Davayı açtığı günden beri tek başına mücadele ettiğini belirten Aturcu ise, bugüne kadarPAZARCILAR DA KIZGIN... Pazar yerinin belediyeden izinli olduğunu öne süren esnaf ise Biz ne yapalım. Sürekli yerimiz değiştiriliyor. Ekmeğimizle oynanıyor dedi. 7 bin YTL harcayarak mücadele verdiğini söyledi. Dava sürecinde, pazar kurulan Evren Caddesinin bölgenin ana yolu olduğu ve itfaiyenin bir yangın durumunda müdahale edemeyeceği raporlarla belgelediğini belirten Aturcu, "Pazar çevrede yaşayan insanların sağlığını tehdit edici boyutlara ulaştı. Pazar kalktığında caddede oluşan pislik bazen ertesi gün kalkıyordu. Avrupa Birliği'ninde istemediği semt pazarlarının kaldırılması bu süreçte iyi bir örnek olmuştur" dedi.

SOKAĞIMIZDA İSTEMİYORUZ
Pazarın taşındığı Abdipaşa Sokak sakinleri de pazardan şikayetçi. Pazarın kaldırılması için imza kampanyası başlatan sokak sakinleri, tepkilerini şu sözlerle dile getirdi: "Belediye yasasında semt pazarı kurulmasına ilişkin madde çok açık. Buna göre, semt sakinlerinin ve muhtarlığın izni gerekiyor. Fakat Üsküdar Belediyesi pazarcılardan alacağı paranın derdinde

Yalçın BEL / MERKEZ


İhraç edilen CHP'liler mahkeme kararıyla partiye döndü

Kuşadası'nda Cumhuriyet Halk Partisi'nden (CHP) ihraç edilen bazı üyeler, Ankara'da açtıkları davaları kazanarak mahkeme kararıyla partilerine döndü.

İHA - CHP Kuşadası İlçe Örgütü üyesi 138 kişi, parti suçu işledikleri iddia edilerek tedbirli olarak sevk edildikleri Yüksek Disiplin ve İl Disiplin Kurulu kararlarıyla, partiden ihraç edilmişti. İhraç edilenlerden İlçe eski Başkanı Mustafa Aybar ile Saim Sözer, Feridun Uzun, Ayşe Adıyaman ve Ömer Günel, Ankara'da dava açarak karara itiraz etmişti. Geçtiğimiz yıl Kasım ayında ayrı ayrı açılan 5 davanın 4'ü sonuçlandı ve mahkeme kararı, bugün ilgililerine tebliğ edildi. Mustafa Aybar, Saim Sözer, Feridun Uzun ve Ayşe Adıyaman, mahkeme kararıyla partiye geri döndü. Halen devam eden Avukat Ömer Günel'in açtığı davaysa 12 Ekim'de karara bağlanacak.

CHP'den ihraç edilenlerden biri olan Kuşadası eski İlçe Başkanı Mustafa Aybar, parti tarafından verilen kararın hukuka aykırılığının, mahkeme kararıyla tescillendiğini belirterek, "Bu dava, bizim için onur meselesi olmuştu. Çünkü parti örgütünün başında bulunan hukukçular; hukuku ve tüzüğü ihlal etmişti. Ama biz, hukukun üstünlüğünü bir kez daha kanıtlanmış olduk. Adalete ve hukuka inancımızın semeresini gördük" dedi.

Yüksek Disiplin Kurulu'nun verdiği kesin ihraç kararının, parti içersinde yaşanan entrikaların bir uzantısı olduğuna dikkati çeken Aybar, "Biz bu oyunu, açtığımız davayı kazanarak bozduk. Bize karşı adeta bir linç hareketi başlatılmıştı. Ancak sahnelenen her türlü çirkin senaryoya rağmen, yüce Türk adaleti, hukuku tanımayanlara gereken cevabı vermiştir" diye konuştu.

Öte yandan, ihraç edilenlerin CHP'ye geri dönmesine yönelik mahkeme kararı, partinin mevcut ilçe yönetiminde soğuk duş etkisi yaptı. Bu durum üzerine, bazı ilçe yöneticilerinin acil toplantı istedikleri öğrenildi.


Yüksek yargıdan 'çit' açıklaması

Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay lojmanlarının da bulunduğu Devlet Mahallesi'ndeki sitenin içine ikinci çitin, Maliye Bakanlığı tarafından çekildiğini açıkladı. Başkanvekili Haşim Kılıç, SABAH'ta yer alan "Yüksek Yargıda Çiçek Kavgası" haberi üzerine yaptığı açıklamada, "Anayasa Mahkemesi lojmanlarının etrafına, güvenlik için çekilen çitlerin diğer yargı kurumları ile bir anlaşmazlığın sebebi olduğu izlenimi verilmek suretiyle yargı kuruluşlarının küçük düşürülmeye çalışıldığını" savundu. Kılıç, sadece Anayasa Mahkemesi'nin lojmanlarını çeviren şekilde ikinci bir çit çekilme nedenini şöyle açıkladı: "Güvenlik makamlarının öngörmesi üzerine Maliye Bakanlığı tarafından yaptırılan güvenlik çemberi konusunda Anayasa Mahkemesi Başkan ve üyelerinin talebi sözkonusu değildir."


Bilgisayar kursuna mahkum oldu

Bir trafik polisiyle tartışmasının ardından 11 ay hapis cezasına çarptırılan ortaokul mezunu mahkumun cezası ‘bilgisayar kursu almaya’ dönüştürdü.

SAKARYA - Sakarya’da 11 ay hapis cezasına çarptırılan mahkumun cezası 2 ay Halk Eğitim Merkezi’nde bilgisayar kursu görmeye çevrildi. Ayhan Kaba, kurs bittikten sonra da dört ay boyunca iki hafta da bir mahkemenin tayin ettiği psikologla görüşecek.

Arabasını yasak olduğu halde bir bankanın önüne park eden Ayhan Kaba, ceza kesen trafik memuruyla tartıştınca memur, Kaba’dan şikayetçi oldu.

11 ay hapis cezasına çarptırılan Ayhan Kaba’nın cezası mahkeme tarafından Halk Eğitim Merkezinde 2 ay bilgisayar kursuna dönüştürüldü.

MAHKUM ALDIĞI CEZADAN MEMNUN
Mahkum Kaba, “Hakim bana ne mezunu olduğumu sordu. Ortaoukul mezunu olduğumu söyledim. Bana bilgisayar kursu cezası verildi. Kurs iki ay sürecek. Bilgisayar açmayı bile bilmiyordum. Aldığım cezadan çok memnunum” dedi.

Kaba için ‘bilgisayar kursu cezası’ bittikten sonra mahkeme tarafından belirlenen psikologla görüşme süreci başlayacak. Kaba’nın dört ay boyunca iki haftada bir psikologla görüşmesi gerekiyor.


Kadı mahkemesine bir tanık daha...

Kasım Zengin'i yargılayan İsmailağa cemaatinin mahkemesinde bulunan İlker Akmaner anlatıyor: Cemaatin ikinci adamı Metin Balkanlıoğlu'nun yanındaki bir kişi Zengin'i korkutunca biz de ayağa kalkıp müdahale ettik.

Ankara Cumhuriyet Savcısı'nın silahlı örgüt için suç duyurusunda bulunduğu, İsmailağa cemaatinin "Kadı Mahkemesi" kurduğu iddiasını, müteahhit Muzaffer Ergin'in ardından, aynı ortamda bulunan mühendis İlker Akmaner de doğruladı. SABAH'a konuşan Akmaner, "İstanbul Müftülüğü'nün "böyle bir iz bulunmadı" dediği Kadı Mahkemesi'ni anlattı. Müteahhit Muzaffer Ergin, savcıya verdiği ifadede, Kasım Zengin'i İstanbul'a mühendis İlker Akmaner ile birlikte götürdüklerini söylemişti. İlker Akmaner de, 2001 yılında Muzaffer Ergin'in cemaatin Ankara sorumlusu olduğunu ileri sürdüğü Davut Yavuz'a iş yaptığını ve alacağını alamadığını belirterek şu açıklamaları yaptı:

İKİNCİ ADAMLA İLİŞKİ KURULDU

* ALACAĞIM VARDI: Mühendislik yapıyorum. Davut Yavuz'un atölyesinde bir çekme kat yapılacaktı. Usta, onun ortasındaki kolonu kaldıramamış. Müteahhitliğinden ötürü tanışıyoruz. Benden istedi. Kolonu kaldırdım, katı yaptım. Ama paramızı alamadık. Almaya gittiğimizde Fatih Y. diye biri 13 milyar alacağı için 50 milyarlık malı icra yoluyla almış. 'Eğer bu paramızı kurtarırsak senin paranı da vereceğiz' dedi.

* MARKETTE BULUŞTUK: Daha sonra Fatih Y.'yi aradım. 'Arkadaş' dedim, 'sen bu kadar alacağına karşılık bu kadar mal götürmüşsün'. Telefonda olay kişiselleşince tartışma çıktı. Tartışma büyüyünce markette görüşmek üzere sözleştik. Fatih Y., bir arkadaşı ile markete geldi. O sırada Kasım Zengin, üç arkadaşı, Muzaffer Ergin, ben ve markette çalışan 5 kişi daha vardı. Ergin'in ılımlı davranışlarıyla iş tatlıya bağlandı. Ödeme üzerinde anlaşıldı. O sırada beraber çalıştığımız Muzaffer Ergin ile Davut Yavuz vasıtasıyla Metin Balkanlıoğlu (Muzaffer Ergin'in 'cemaatin ikinci adamı' olarak nitelediği kişi) ilişki kurmuş. Sonra, Kasım Zengin'i de alarak İstanbul'a gittik.

"MAHMUT HOCA'YA GİTTİK"

* 'BİRLİKTE DÖNERİZ' DEDİM: Tanık olduğumuz, Kadı Mahkemesi denilen toplantının Mahmut Hoca ile hiçbir ilgisi yok. Orada Metin Balkanlıoğlu, Davut Yavuz, Halit, Köksal diye bir kişi ve başka insanlar vardı. Metin Balkanlıoğlu'nun yanında bulunan, isminin Halit olduğunu öğrendiğimiz kişi Kasım Zengin'i korkutunca biz de ayağa kalkarak müdahale ettik. Muzaffer Ergin bir şeyler söyledi. Ben de 'Biz buraya birlikte geldik, birlikte gideriz' dedim. Balkanlıoğlu'nun müdahalesiyle Halit yerine oturdu.

* GÖRÜNCE ALACAĞIMDAN VAZGEÇTİM: Gece bizi kaldırdılar. İsmailağa Camisi'ne gittik. Mahmut Ustaosmanoğlu'nu dinledik. Küçük yaşta cüppeli çocuklar vardı. Mahmut Hoca, cennetten, cehennemden bahsetti. Çok mülayim bir insandı. Ben onu görünce alacağımdan vazgeçtim. Sonra Kasım Zengin'i de alarak Ankara'ya döndük.

CAN GAZALCI


"Demirkol'un tutuklanacağını hiç sanmıyorum"

Adli Tıp Kurumu'nun, Gamze Özçelik'in "Ağır bir uyuşturucunun etkisinde tecavüze uğradığı" yönünde rapor vermesi, geçtiğimiz aylarda tahliye edilen sanık Gökhan Demirkol'a en az 10 yıllık hapis cezasının önünü açtı. Gamze Özçelik'in avukatı Fatih Volkan, rapor için, "Bunlar bildiğimiz ve mahkemenin de söylediği şeylerin tescili" yorumunu yaptı. Fatih Volkan, müvekkili Gamze Özçelik'in davasıyla ilgili şunları söyledi: "Burası Türkiye, burada işler böyle yürüyor. Böyle bir suçtan yedi ay yatıp, çıkılabiliyor. Sonra internet sitelerinde 'Biz de o zaman bir mankene tecavüz edip yedi ay sonra kurtulalım' şeklinde alaycı yazılar yer alıyor. Mütalaa ve karşı tarafın savunması nedeniyle mahkeme en az iki duruşma daha devam eder. Adlı Tıp kararından sonra da Gökhan Demirkol'un tutuklanacağından emin değilim."

Bülent İPEK/MAGAZİN


Keriz silkeleme'ye 18 yıl hapis istendi

Borsada manipülasyon iddiası nedeniyle açılan davada, aralarında Mecnur Çolak'ın da olduğu 26 kişi için 6 ila 18 yıl arasında hapis istendi. Fezlekeye göre 'keriz silkeleme' operasyonunun faturası 20 milyon YTL.

Borsa Operasyonu soruşturması tamamlandı. 5'i tutuklu 26 şüphelinin, "Suç işlemek için teşekkül oluşturmak, nitelikli dolandırıcılık ve kara para aklamak" suçlarını işledikleri ileri sürüldü. Tutukluluk halleri devam eden Mechur Çolak, Mehmet Tahir Görpeoğlu, Murat İlgeç, Can Dilmener, Yalçın Kaya ile birlikte tutuksuz 21 kişi hakkında 6 ile 18 yıl arasında değişen hapis cezaları istendi. Şüphelilerin 5 ayrı grup halinde çalıştığı ve bu gruplarında bir 'üst grubu' bulunduğu ifade edildi. Grupların "Ortak suç işleme amaçlarının varlığı"nın ise Mechur Çolak ile Murat İlgeç'in telefonda yaptıkları görüşmeyle ile ortaya çıktığı iddia edildi. Bir defasında Çolak ile Murat İlgeç arasında yapılan telefon görüşmesinde en geç iki yıl içinde hisse senetlerinden 40 ila 47 milyon dolar tutarında para kazanılarak bölüşülecekleri ifade edildi.

20 MİLYON KAZANÇ
Öte yandan grup liderlerinden Murat İlgeç, Can Dilmener, Mehmet Tahir Görpeoğlu, Mechur Çolak'ın bazı şirket patronlarıyla birlikte hareket ettikleri ve bu şekilde 4 milyon YTL'yi aşan şekilde alım satım yaptıkları ve bu şirket patronlarından 2.3 milyon YTL tutarında komisyon aldıkları da belirtildi. Şirketlerin isimlerinin tek tek açıklandığı fezlekede, kişilerin servetlerinin çoğunun suç gelirlerinden oluştuğu ifade edildi. Mehmet Tahir Görpeoğlu ile Mechur Çolak'ın birlikte gerçekleştirdikleri operasyonda 2.5-3 milyon YTL tutarında bir servet elde ettikleri kaydedildi. Görpeoğlu-Çolak ikilisinin sadece Şubat- Mart 2006 döneminde bir şirketin hisselerinden aykırı işlemlerle 1 milyon 587 bin YTL kar elde ettiği, başka bir şirketin hisse satışından da şirket patronundan 350-450 bin YTL arasında bir komisyon aldıkları ifade edildi. Grupların toplam iyi niyetli küçük yatırımcıları dolandırmak, manipülatif işlemler yapmak suretiyle 20 milyon YTL tutarında haksız menfaat temin ettikleri iddia edildi.


12 Eylül hâlâ devam ediyor

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Yavuz Önen, 12 Eylül darbesinin kendini yeniden üreterek, sofistike yöntemlerle sürdüğünü söyledi.

Önen, 12 Eylül’ün oluşturduğu “pazulu demokrasi”nin, “hak aramayı suç, gayrı meşru ilan ettiğini” belirterek, “Sanki Türkiye Cumhuriyeti devleti, evrensel insan hakları değerleriyle buluşamazmış gibi bir durum yaşatıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Önen şöyle devam etti: “Çatışma kültürü sivil ortama yayılmaya çalışılıyor. İnsanî duygularla feryat eden ana babalar, terör örgütünün maşası gibi sunuluyor. Barışçılığın sindirilmesi harekâtı bu. Önümüzdeki en büyük engel 12 Eylül Anayasası. Yalnız yazılı belgeler değil, anlayış da bir engel. Herşeyden önce, anayasayı da değiştirecek ortamın hazırlanması gerekiyor. 12 Eylül ürünü hükümetlerse, bu anayasayı değiştirmiyorlar.”


Uçaktaki bombanın izini 2 yıl sürdüler örgütü çökerttiler

Çok sayıda eylemde adı geçen MLKP örgütüne, kongresini topladığı sırada havadan baskın yapıldı. Emniyetin 7 ilde eş zamanlı yürüttüğü operasyonlarda 23 zanlı yakalandı

İstanbul polisi son yılların en büyük terör operasyonuna imza attı. 7 ilde düzenlenen baskınlarla yasadışı MLKP (Marksist Leninist Komünist Parti) örgütünün şiddet eylemlerini yöneten ve mali yapısını koordine eden üst düzey sorumlularının da aralarında bulunduğu 23 kişi yakalandı.

Emniyet, yasadışı örgütü çökerten operasyon için 2004 yılında düğmeye bastı. İstanbul’da, NATO Zirvesi’nin toplandığı 29 Haziran 2004 günü İzmir seferini yapan uçakta cüzdan içine yerleştirilen bir bomba patlamış; 3 temizlik işçisi yaralanmıştı. Aynı gün, ABD Başkanı George W. Bush’un uçağının iniş saatine ayarlı bir başka patlayıcı ise (30 kilo TNT) bir otomobil lastiğinin içine gizlenmiş şekilde Atatürk Havalimanı’nın otoparkında bulunmuştu. Her iki eylemin de yasadışı terör örgütü MLKP’nin gerçekleştirdiği tespit edilmişti. İşte bu olaylardan sonra polis, iki yıl boyunca örgüt hakkında bilgi ve delil topladı.

HAVADAN BASKIN YAPILDI
Örgütün 12. yıldönümü olan 10 Eylül’de, yeni eylem kararları aldığının tespit edilmesi üzerine düğmeye basıldı. İstanbul, Manisa, Aydın, Kayseri, Antalya, Mersin ve Malatya’da eş zamanlı olarak yapılan operasyonlarla örgütün üst düzey üyeleri yakalandı. Nazilli’de örgütün kongresini toplayan binaya havadan baskın yapıldı. Manisa ve diğer illerde ise çok sayıda patlayıcı malzeme ele geçirildi.

HEDEFTE ASKERLER VARDI
Örgütün üst düzey askerlere yönelik saldırı hazırlığında olduğu öne sürüldü. Ele geçirilen diğer ağır silahlar ve malzemelerin ise örgütün yapmayı planladığı sözde devrimde dağıtılarak polis ve askere karşı kullanılacağı ileri sürüldü. Örgütün yakalanan üst düzey yöneticilerinin polise “Her şeyi planlamıştık. Acaba biz nerede hata yaptık” diye sordukları öğrenildi.

Örgütün suç dosyası kabarık
* 7 Ağustos 1996’da Bahçelievler Kocasinan Merkez Mahallesi’nde polis memuru Veysel Aktan’ın şehit edilmesi.

* 8 Nisan 2001 tarihinde Ümraniye’de devriye gezen polis otosunun taranması.

* 10 Nisan 2001 günü Üsküdar’da bir polis otosunun taranması, İhsan Kurşunoğlu İlköğretim Okulu Müdür Yardımcısı Ahmet Öztürk’ün silahla vurulması.

* 16 Ekim 2001 tarihinde bir vatandaşın öldürülmesi.

300 kilo TNT ele geçirildi
Manisa Akhisar’da bir evde 300 kilo TNT plastik patlayıcı bulundu. Malatya’da ise 500 kilo bomba malzemesi ele geçirildi. Diğer illerde de 1 adet roketatar ve 3 adet roketatar mermisi, 2 adet 6 km menzilli Kanas marka suikast silahı, dakikada 500 mermi atabilen 1 adet Bixi marka ağır makineli tüfek, 11 adet Kalaşnikof marka uzun namlulu silah, 1 Uzi marka tabanca, 39 adet değişik marka silah, 11 adet el bombası, 2 bin 720 adet mermi, soygun amaçlı ve suikastlarda kullanılmak üzere hazırlanan polis kimlik, rozet, şapka ve telsizleri, aranan militanların kaçması için sahte evrak hazırlamaya yarayan malzeme ve cihazlar ele geçirildi.


Danıştay savcılığı için yarın SEÇİM var

Zafer Kantarcıoğlu'nun yaş haddinden emekliye ayrılmasıyla boşalan Danıştay Başsavcılığı için yarın seçim yapılacak.
(13 Eylül 2006 Çarşamba)

Başsavcılık seçimi için şu ana kadar Danıştay Başkanvekili Tansel Çölaşan, Danıştaya düzenlenen silahlı saldırıda yaralanan 2. Daire Başkanı Mustafa Birden, 8. Daire Başkanı Güngör Demirkan, 10. Daire Başkanı Ali Güven ve 11. Daire Başkanı Mustafa İlhan Dinç'in adaylık başvurusunda bulundukları öğrenildi.

Adaylık başvuruları, seçim anına kadar yapılabilecek.

Başsavcı seçilebilmek için Danıştay başkanlık seçiminde olduğu gibi, Danıştay Genel Kurulunun üye tam sayısının salt çoğunluğu olan en az 48 üyenin oyunu almak gerekiyor.


Kadın hastanın kocası vajinal muayene yapmak isteyen doktoru dövdü

Çanakkale’nin Biga ilçesinde, A.Y. adlı kadın, kontrol için başvurduğu Biga Devlet Hastanesi Acil Servis doktorunun, rahminde kist olduğunu söylemesi üzerine...

Çanakkale’nin Biga ilçesinde, A.Y. adlı kadın, kontrol için başvurduğu Biga Devlet Hastanesi Acil Servis doktorunun, rahminde kist olduğunu söylemesi üzerine, aynı hastanedeki Kadın Doğum Uzmanı Adnan Uçar’dan kendisini muayene etmesini istedi. Uçar, vajinal muayene yapacağını söylemesi üzerine, hasta ve doktor arasında tartışma çıktı. Hastaneden ayrılan A.Y., mesai bitiminde eşi Ö.Y.’yi de yanına alıp Uçar’ın odasına girerek tartışmaya başladılar. Karı-kocanın, hemşirenin müdahalesine rağmen odada bulunan sandalyeyle Uçar’a saldırarak darp ettiği iddia edildi. Yüzünden aldığı darbeler sonucu yaralanan ve acil serviste tedavi edilen doktor, 5 günlük rapor alarak savcılığa başvurdu. Olaydan sonra kaçan A.Y. ve Ö.Y. ile ilgili soruşturma başlatıldı.


Yunan Avukat Grigoriadis: 12 binden fazla tercüme yaptık

Osmanlı tapuları konusunda Yunanistan’da otorite sayılan Antonios Grigoriadis, modern tapu kadasto çalışmalarında geç kalındığını, 1982 yılından bu yana Avrupa Birliği’nin bu konu için büyük fon ayırdığını kaydediyor.

Dedesi ve babasının da kendisi gibi Osmanlı arşivlerini tercüme ettiğini anlatan Grigoriadis, “Şimdiye kadar 12 binden fazla tercüme yaptık. Bir avukat olarak bunların binden fazlasını bizzat mahkemelere kendim sundum. Birçoğunu daha mahkemeye gelmeden hallettik.” diyor. Selanik’teki Makedonya Tarih Arşivi’nde sadece Selanik tapularının bulunduğunu söyleyen Grigoriadis, Rodos ve Girit gibi adaların da kendi arşivleri olduğunu belirtiyor. Bütün Yunanistan’a ait tapular ise Ankara’da Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü arşivlerinde. Kendisine Selanik, Kuzey ve Orta Yunanistan ile adalardan davalar geldiğini ifade eden Grigoriadis, davaların yüzde 90’ının Ortodoks Yunan vatandaşları ve kiliseye ait olduğuna işaret ediyor. Selanik, Zaman


Koray Aydın'ın malvarlığını araştıracak heyet yemin etti.

Eski Bayındırlık ve İskan Bakanı Koray Aydın'ın Yüce Divanda yargılandığı davaya devam edildi. Duruşmada, Koray Aydın'ın haksız edindiği iddia edilen mal varlığının araştırılması amacıyla oluşturulan 3 kişilik bilirkişi heyeti yemin etti.
AA-Konuyla ilgili söz alan Koray Aydın'ın avukatı Bülent Acar, Aydın'ın yaptığı ihalelerin bakanlıktan gönderilen yazılara göre yapıldığının belirlendiğini söyledi.

Aynı konuya ilişkin söz alan sanık Aydın da TBMM Soruşturma Komisyonunun siyasilerden oluşan bir yapı olduğunu, komisyonun bütün suçlamalarının "temelsiz" ve "dayanaksız" olduğunu savundu.

Duruşmada ara kararı açıklayan Yüce Divan Başkanı Tülay Tuğcu, Aydın'ın malvarlığında izah edilemeyen bir artış olup olmadığına ilişkin bilirkişi heyeti tarafından hazırlanacak raporun 3 ay içinde Yüce Divan Başkanlığına sunulmasına karar verildiğini bildirdi. Duruşma, 31 Ekim 2006 tarihine bırakıldı.


Aydınlardan PKK’ya çağrı

Ülkede tırmanan çatışmalara "Artık yeter!" diyen Türk ve Kürt aydınları, yayınladıkları bildiriyle PKK’ya "önkoşulsuz silah bırakma" çağrısı yaptı. Bildiride, "Şiddet ve çatışma ortamından sadece kaygı duymuyor, artık yeter diyoruz" ifadeleri

Aralarında akademisyenlerin, eski milletvekillerinin, yazarların, gazetecilerin, avukatların, doktorların bulunduğu aydınlar, "Türk ve Kürt Aydınlardan Şiddete Karşı Ortak Çağrı" başlığı ile yayınladıkları bildiride, "Şiddet ve çatışma ortamından sadece kaygı duymuyor, artık yeter diyoruz" dedi. Bildiride Türk ve Kürtlerin bin yıldır birlikte yaşadıklarına dikkat çekilerek, "Bugüne kadar kaybettiklerimizin acısını yüreklerimizde hissediyoruz, bundan böyle yeni hayatların karartılmaması için, umarız, son kez sesleniyoruz: PKK silahlı eylemlere önkoşulsuz olarak derhal son vermeli, her türlü şiddet son bulmalı, sorunların barışçıl ve demokratik yollardan çözümüne olanak tanınmalıdır" dendi.

Bildiride yazar Adalet Ağaoğlu’ndan Hakkari milletvekili Esat Canan’a, yazar İpek Çalışlar’dan Yeni Şafak Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Karaalioğlu’na, sanatçı Uğur Yücel’den küratör Vasıf Kortun’a birçok aydının imzası yer aldı.


İngiliz sanatçı Erdoğan'a hakaretten gözaltında...

İstanbul’da savaş karşıtı Erkan Kara hakkındaki davanın görüldüğü mahkemede Başbakan Erdoğan’ı Amerikan bayrağı şeklindeki bir tasmaya bağlı bir köpek olarak tasvir eden kolaj ile gösteri yapan İngiliz sanatçısı Michael Dickinson, gözaltına alındı.
(ANKA)-İstanbul’da savaş karşıtı Erkan Kara hakkında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a hakaretten dolayı açılan davanın görüldüğü mahkemede Erdoğan’ı Amerikan bayrağı şeklindeki bir tasmaya bağlı bir köpek olarak tasvir eden bir kolaj ile gösteri yapan İngiliz sanatçısı Michael Dickinson, gözaltına alındı.
20 yıldan beri İstanbul’da oturan Dickinson, savaş karşıtı Erkan Kara hakkında açılan davanın duruşmasında Başbakan Erdoğan’ın Amerikan bayrağından yapılmış bir tasmaya bağlı bir köpek olarak gösteren poster boyutundaki bir kolaj açtı. Polis’in uyarılarına karşın eylemi sürdürdüğü belirtilen Dickinson, polis tarafından göz altına alındı. Olayı yansıtan İngiliz The Guardian gazetesi de, Dickinson’un göz altına alındığı ve Başbakanına hakaret ettiği gerekçesiyle üç yıla kadar hapis cezası ile karşı karşıya bulunduğunu yazdı.
İfade verdiği polis karakolundan telefonla The Guardian ile konuşan Dickinson, ilk başta böyle bir eylem planlamadığını ancak daha sonra mahkemeye ifade özgürlüğünü savunmak için katıldığını düşünerek kolajı çıkarttığını anlattı.
Dickinson’in eyleminin, Erkan Kara’nın üyesi olduğu Barış ve Adalet Koalisyon üyelerince tepki gördüğünü belirten gazete, duruşmayı izleyen koalisyon üyeleri ile Dickinson arasında sert tartışmaların yaşandığını belirtti. Gazete, koalisyon üyesi bir bayanın Dickinson’a “Bizim kaygımız Irak savaşı, buna sona vermek için çalışıyoruz. Sizin başbakanı bir köpek olarak gösteren resimler çıkarmanız insanları bize çekmiyor aksine uzaklaştırıyor” sözleri ile tepki gösterdiğine dikkat çekti.
İngiliz gazetesi, Erkan Kara’nın Başkan Bush’u bir köpek gösterisinde, Erdoğan’a rozet takarken tasvir eden bir poster ile eylem yaptığı için hakkında dava açıldığını kaydetti. Gazete, Başbakan Erdoğan’ın hakaret davalarından şimdiye kadar en az 115 bin sterlin (yaklaşık 317 bin YTL) tazminat kazandığının tahmin edildiğini de aktardı


Y A Z A R L A R


Linçi unutturma beklentisi mi var?
Fatih Altaylı - SABAH

İsmailağa Camisi'ndeki linç olayının üzerinden yaklaşık 10 gün geçti.
Bu 10 gün içinde bizim duyduğumuz, bize ulaşan en küçük bir gelişme olmadı.
Yakalanan, gözaltına alınan, suçlanan tek bir "fail" bile yok.
Adalet Bakanı Cemil Çiçek bile belli ki, durumdan rahatsız, "Savcılık bir soruşturma yürütüyordur mutlaka. Biz bir şey yapamayız. Siyaset yargıya müdahale ediyor gibi bir durum oluşmamalı" diyor.
Söz konusu bir "rektör" olunca bu hassasiyeti göstermeyen siyaset, şimdi pek bir hassaslaşıyor.
Sonuçta Bakan da Adalet Bakanı. "Ne oluyor" diye soramaz mı? Gelişmelerden, daha doğrusu "Gelişememelerden" rahatsızsa "Ne oluyor" diye bir müfettiş gönderemez mi?
TKC'nın mimarlarından birine soruyorum. Diyor ki, "Savcı isterse o gün camide olan herkes için toplu dava açabilir. Buna yetkisi var."
Ama değil herkese toplu dava, bir tek kişiye bile açılmış bir dava yok.
Gözaltına alınmış, sorgulanan bir kişi bile yok.
Bana öyle geliyor ki, bu "linç davası" Türk kamuoyunun meşhur "hafızasına" emanet.
Nasıl olsa "unuturuz" diye umuyorlar herhalde.


Özdemir Özok
İlker Sarıer - Takvim

Türkiye Barolar Birliği başkanı Özdemir Özok, geçen hafta çok önemli bir çıkış yaptı.
Yani Bankalar Kanunu'nu "hukuki açıdan" eleştirdi, BDDK ve TMSF'nin "hukukun üstünde" birtakım yetkilerle donatılmış gibi davrandığını söyledi.

***

Aslında bendeniz bu defteri çoktan kapatmıştım.
Bankacılık skandalı fırtınasının koptuğu günden itibaren çok sayıda hukuksuzluğu, haksızlığı, ve "ayrımcılığı" dilimin döndüğünce yazmaya çalışmış biri olarak, tabii ki Barolar Birliği Başkanı'nın söylediklerini esas olarak doğru bulmuştum, her ne kadar atı alan Üsküdar'ı geçmiş ise de...

***

Fakat bazen siz defteri kapatırsınız ama henüz defter kapanmamış olur.
O sebeple yıllarca bas bas bağırmaya çalıştığım bir tespiti yeniden dillendirme ihtiyacı duydum.

***

2001 krizi ve bankacılık skandalının üzerinden 5 yıl geçmiş olmasına karşın henüz şu sorunun cevabı verilmemiştir:
Bankalar, yasa gereği, zaten, tartışmasız, itirazsız ve teklifsiz bir şekilde devletin sürekli denetimi altında oldukları halde, neden el konulacak duruma gelmişler yahut getirilmişlerdir ve aynı durumda olan bankaların niçin bazılarına el konulmuş da bazılarına el konulmamıştır?
Bu sorunun cevabını verecek bir babayiğit var mı bu ülkede?
Bankası batan bazı bankacıları beraat ettirip, bazılarını içeri tıkan yargı, yukarıdaki soruya "resen" cevap aramış mıdır?

***

Ama bizim medyanın kafası ve yüreği tarafsız değil ki, bu soruyu sorsun ve cevabını arasın...
Baksanıza, Türkiye'nin "en güvenilir(!)" gazetesi Milliyet bile, Özdemir Özok'ü, "batık avukatı" olmakla suçluyor.
Batık işadamını mahkemede savunmak suçmuş gibi...
Zihniyet bu olduktan sonra, koyver gitsin!


Hukuka karşı neyin gücü?
Nail GÜRELİ - Milliyet

Devlete, yani devletin yaptırım gücünü temsil edenlere bakar mısınız?
Bir tarikattaki çeteleşmenin üzerine gitmek yerine, savcılığın soruşturma istemleri aylarca savsaklanıyor. İsmailağa Camii cinayetini örtbas etmek istercesine, camideki linç olayı intihar olarak geçiştirilmeye kalkışılıyor.
"Bu cinayet çözülemez" diyen Enis Berberoğlu, nedenlerini Hürriyet'te iki gün boyunca yazdı. "Çünkü, dedi, gerçek nedeni açığa vurmak kimsenin işine gelmez. Cemaat kapalı toplum olabilir, ama yoksul sayılmaz. TV'si, radyosu, dergisi, vakfıyla 200 milyon dolarlık bir servete sahiptir."
Bergama'da siyanürle altın çıkarılmasını yasaklayan mahkeme kararları yıllardır bir türlü uygulanmıyor.
Yani uzun sözün kısası; hukukun üstünlüğü geçmiyor, paranın gücü egemenliğini sürdürüyor.
Bizim üzerinde durduğumuz hukuk tanımaz bir başka olayı anımsayacaksınız. Büyük Kulüp'ün Caddebostan sahilinde 2 bin metrekarelik kamu malı denizi çevirerek özel beton tesis yaptığını yazmıştık. Bu hukuk dışı olayı takip eden Ali Eser'e İstanbul Liman Başkanlığı'ndan gelen yazıyı da aktarmıştık. Liman Başkanlığı bu yapının izinsiz yapıldığını tespit etmiş ve inşaatın durdurulması için ilgili/yetkili yerlere bilgi vermişti. Ama hiç aldıran olmamıştı.
Asıl şimdi bakın siz; hukuk nasıl hiçe sayılıyor? Devletin yaptırım gücü ne halde?
Ali Eser'e Büyükşehir Belediyesi İmar Müdürlüğü'nden gelen son yazıda, "Büyük Kulüp tarafından yapılan güneşlenme terasının, Kadıköy Belediye Başkanlığı tarafından 14.08.2006 tarihinde yıkımının yapılacağı, yıkım için araç, gereç, ekipman desteğine ihtiyaç olduğu ilgi yazıda ifade edilmektedir" deniliyor.
14 Ağustos geçeli bir ay oldu, o hortumlama tesis iki güvenlikçinin korumasında Büyük Kulüp üyelerine hizmet vermeyi sürdürüyor. "Efendim, milli serveti yıkalım mı?"nın arkasına sığınmayın. Adım başı Büyükşehir Belediyesi adına "Halk Plajı" levhasını asmasını biliyorsunuz ya. Gücünüz varsa, orayı da halkın hizmetine açarsınız, olur biter.
Vakti zamanında İstanbul'da taksilere bir türlü taksimetre taktırılamazdı. Sonunda Çetin Altan, "taksilere saat taktıramayan devletin devlet olamayacağı" yolunda yazılar yazmıştı.
Bu haftaki yerimiz bitti; arif olan ne demek istediğimizi anlamıştır herhalde.

Bir şiir
Dizelerimiz Selim Şen'in "kardeşimin biri asker biri asi" kitabından (Günizi Yayıncılık, İstanbul):
"Ayrılık öyle zorbaydı ki / Üzüm bağlarımızın canı yanardı / Göğe bakıp su içerdik aynı testiden / Sevinince güleç kuşlara binip uçardık"

nailgureli@milliyet.com.tr


Özel okullar velilerden KDV’yi ayrı isteyemez

Şükrü KIZILOT skizilot@yaklasim.com


KREŞ, ana okulu, özel ilk ve orta öğretim okulları ile vakıf üniversiteleri ve dershanelerin, "Okul ücreti şu kadar YTL ayrıca yüzde 8 de KDV ödeyeceksiniz" diye ayrıca KDV talep etmeleri, hukuken mümkün değil.

Nedenine gelince, bunların okul ücretini KDV dahil tutar olarak belirleyecekleri ve öğrenciler ya da velilerinden, KDV adı altında ayrıca bir bedel isteyemeyeceklerine dair Maliye Bakanlığı’nın tebliği var (Bununla ilgili 22 Seri No.lu KDV Genel Tebliği 24 Mayıs 1986 tarihli Resmi Gazete’de yayımlandı).

Tebliğ, 20 yıldır yürürlükte olmasına rağmen, nedense bazı özel okullar, dershaneler ve vakıf üniversiteleri, okul ücretinin dışında ayrıca KDV’de talep ediyor ve bu KDV’yi de faturada ayrıca gösteriyorlar. Oysa, KDV’nin faturada ayrıca gösterilmesi de mümkün değil...

Sayısı çok az olmakla birlikte bazı kreş, ana okulu ve dershaneler; "ücretimiz aylık 500 YTL artı KDV. Fatura istemezseniz, KDV’yi almayız" diyorlar. Bu da yanlış. Üstelik suç!..

ÖZEL OKULLAR VE KDV

KDV Yasası’na göre; Özel okul ve dershaneler ile vakıf üniversitelerince verilen eğitim ve öğretim "hizmet", bu işletmeler ise "hizmet ifa eden mükellef" olarak kabul edilmektedir.

22 No.lu KDV Tebliği uyarınca; özel okul ve dershaneler ile vakıf üniversitelerinin; eğitim ve ögretim ücretlerini "KDV dahil" olarak belirlemeleri, öğrenci ya da velilerden, KDV adı altında, ayrıca bir talepte bulunmamaları gerekiyor. Aksine bir uygulama yani yüzde 8 KDV’nin ayrıca talebi, KDV’nin ikinci kez istenilmesi sonucunu doğurur ki bu da yasal olmaz. Özel okul ya da dershanelerin, aldıkları bedelin 520 YTL’yi aşması durumunda, mutlaka "KDV dahil" fatura düzenlemeleri gerekiyor. Fatura düzenlemedikleri takdirde, faturaya yazılması gereken tutarın, yüzde 10’u oranında "özel usulsüzlük cezası" kesilir. Bu ceza, düzenlenmeyen her fatura için, 129 YTL’den az olamaz (Vergi Usul Kanunu Md. 353). Fatura düzenleyen ancak KDV’yi, öğrenci ya da velisi adına kestiği faturada "KDV dahil" yazmayıp, ayrıca gösterenlere ise, Vergi Usul Kanunu hükümleri gereğince "özel usulsüzlük cezası" uygulanır.

KDV DAHİL

Yukarıda da belirtildiği gibi, 22 No.lu Tebliğ değiştirilmediği sürece, kreş, özel okul ve dershanelerin, aldıkları bedelin karşılığında fiş ya da faturayı, "KDV Dahil" olarak düzenlemeleri gerekiyor.

Buna uyulmayıp, öğrenci ve velilerden ayrıca KDV talep edilmesi, yasal değil.

KDV’nin, faturada ayrıca gösterilmesi, vergi mükellefi olanların, işletmeleri için mal veya hizmet satın almaları durumunda sözkonusu (Bkz. 22.11.1986 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 24 No.lu KDV Tebliği’nin H bölümü). Tebliğde, mükellef olmayanlara, "KDV dahil" fatura düzenleneceği de açık olarak belirtiliyor. Mükellef olmayan kişilerin, "istemeleri halinde KDV’nin ayrıca gösterilmesinin mecburi olduğu ya da gösterilebileceği" yönünde tebliğde bir hüküm yok. Ancak, fatura "KDV dahil" olarak düzenlendikten sonra, faturanın uygun bir yerinde (örneğin Digitürk faturalarında olduğu gibi) "ödediğiniz paranın ..... YTL’si KDV’dir ya da şu vergilerdir" diye bir açıklama yapılabilir. Buna engel bir durum yok.

YEMEK VE SERVİS

Özel okullar tarafından öğrencilerine eğitim ve öğretim hizmetlerinin yanında yemek ve servis hizmetleri de verilmesi halinde, bu hizmetler eğitim ve öğretim hizmetlerinin bir parçası niteliğinde olduğundan, yüzde 8 oranında KDV’ye tabi olacak.

Ancak yemek ve servis hizmetlerinin, dışarıdan sağlanarak öğrencilere verildiği durumlarda, üçüncü kişiler tarafından özel okullara verilen yemek ve servis hizmetleri, yüzde 18 KDV’ye tabi olacak.

Nedenine gelince, üçüncü kişiler tarafından doğrudan öğrencilere verilen yemek ve servis hizmetleri, eğitim ve öğretimden bağımsız bir hizmet niteliği taşıyor.


Koordinatörlük karıştı

Yalçın DOĞAN


ASKER istemiyor, Dışişleri istemiyor, Cumhurbaşkanı Sezer zaten karşı.

Adını Amerika veriyor, PKK koordinatörü. Bu deyim Amerika’nın orta ve uzun dönemde niyetini göstermeye yetiyor. Koordinatör, arabulucu, aradaki sorunu çözen kişi anlamında. Bir terör örgütüyle koordine etmek, Amerika’nın düşüncesi. O nedenle emekli bir generalini PKK koordinatörü olarak atıyor.

Amerika atadığına göre, karşılığında Türkiye’nin de bir PKK koordinatörü ataması gerekiyor.

BAŞER’İN İTİRAZI

AKP Yönetimi, Amerika gibi, emekli bir generali Edip Başer’i bu göreve getirmeye karar veriyor. Başer dün itiraz ediyor:

"PKK Koordinatörlüğü yanlış bir deyim. Bu görev olsa olsa, Terörle Mücadele Koordinatörü görevidir".

Başer haklı. PKK Koordinatörlüğü bir adım sonra, PKK’nın siyasallaşmasını akla getiriyor.

Başer’in itirazı, askerin bu deyime duyduğu genel itiraz. Rahatsızlık AKP Yönetimine de, yansıtılıyor.

Cumhurbaşkanı Sezer, askerdeki duyarlığı paylaşıyor. PKK koordinatörü deyimi, tam bir densizlik. Densizlik değilse, tam bir kasıt.

GENELGE İLE

Bizim yasalarımızda koordinatörlük gibi bir makam yok. Dolayısıyla, böyle bir göreve yapılacak atamanın kararnameyle ilgisi yok. Kararname olamayacağana göre, Sezer bu kararnameyi imzalamaz gibi, haberler yanlış. Atama için, Başbakanlık genelgesi yetiyor.

Ancak, işi özü başka bir soruda. Böyle bir görev gerekli mi? Bence gereksiz.

Terörle mücadele için devlette pek çok birim var. Genelkurmay’da, Emniyet’te, MİT’te, Dışişleri’nde var. Bu birimlerin ortak toplantısında herkes kendi görüşünü söylüyor, belki bunları bir araya getirecek bir birim yok. Belki, böyle bir koordinatörlük idari ihtiyaç gibi.

Peki, Başbakanlık ne güne duruyor? Başbakanlığın görevi ne? Birimler arasında koordinatörlük değil mi?

Edip Başer’in kişiliğinden bağımsız, bu görev tam bürokratik bir iş. Başer, basına ricada buluunyor, "PKK koordinatörlüğü deyimini kullanmayın".

Ancak, önce AKP’nin Amerika’ya rica etmesi gerekiyor, bu deyimi önce Amerika kaldırsın.

Hálá, Amerika’nın PKK Koordinatörü yarın Ankara’da, haberi. Midem bulanıyor.

Milliyet’te ters haber

BANKALAR Yasası çıktığında, özel bir sohbette Cumhurbaşkanı Sezer:

"Bu yasa uluslararası genel ceza ilkelerine aykırı. Ben yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmayı düşündüm, hortumcuları koruyor, derler diye, vazgeçtim."

Sezer’in korktuğu Barolar Birliği Başkanı Özdemir Özok’un başına geliyor.

Milliyet’te dün Özok’la ilgili bir haber var. Özok, adli yılın açılışında yaptığı konuşmada Bankalar Yasası’nı yerden yere vuruyor. Evrensel hukuk açısından haklı.

Milliyet, "Bankacılık Yasası eleştiren Özok, bankacı avukatı çıktı" diye bir haber veriyor. Milliyet son zamanlarda haberleri ve tutumuyla, saygın konumuna yeniden dönüyor. İyi gazetecilik yapıyor. Özok haberi hariç.

TMSF’nin ve BDDK’nın astığı astık yetkileri, hiç bir hukuk devletinde yok. Hatta, bu yasa görüşülürken, İstanbul Barosu panel düzenliyor, sakatlıkları anlatıyor. Ama, kimse dinlemiyor.

Milliyet’in belirttiği, Özok’un savunduğu iki eski bankacı, onun çocukluk arkadaşları. Dün Özok’la konuşuyorum. Özok:

"Ben hukuku savunuyorum, bu savunma tehlikeli bir girdap. İnsan her şeyle karşılaşabilir. İki arkadaşımı savunurken, gördüğüm hukuksuzluk karşısında, saçımı başımı yoldum. Vicdanen rahatım, bu yasayı her zaman eleştireceğim, çünkü evrensel hukuka aykırı."


Yatırım yapanlar yüksek vergi ödeyecekler
Nesimi Yaşar / Yeminli Mali Müşavir (Eski Maliye Başmüfettişi)

Bilindiği üzere; 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu'nun; önce 36'ncı maddesinden sonra gelen Ek 1-6'ncı maddelerinde, sonra da 19'ncu maddesinde yer alan yatırım indirimi istisnası, uzun yıllar uygulandıktan sonra, 08.04.2006 tarih ve 261333 sayılı R.G.de yayımlanan 5479 sayılı kanunun 2'nci maddesiyle 01.01.2006 tarihinden geçerli olmak üzere tümüyle yürürlükten kaldırılmıştır. Kanun, 8 Nisan 2006'da yayımlanmakla birlikte, yatırım indirimi istisnasını 1 Ocak 2006 tarihinden itibaren (3 ay 8 gün geriye yürüyerek) yürürlükten kaldırmıştır.

Mükelleflerin hak kaybının önlenmesi amacıyla da 5479 sayılı kanunun 3'üncü maddesi ile 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu'na geçici 69'uncu madde eklenmiştir. Fakat söz konusu geçici 69'uncu madde dikkatli bir şekilde tetkik edildiğinde ise "hak kaybını önlemeye yönelik madde" neredeyse "hakkın nasıl kaybedileceğini öğreten madde"ye dönüşmüştür. Biz burada maddenin (GVK geçici m. 69) yalnızca bir yönüne değineceğiz. Bu yön de; maddede 31.12.2005 tarihi itibariyle yatırım indirimi hakkını kullanmak isteyenlerin 31.12.2005 tarihinde yürürlükte bulunan (vergi oranları dahil) mevcuatı uygulamak zorunda olmalarıdır. Fakat konuya vakıf olanların yakından bildiği üzere; mevzuatımız 31.12.2005'ten sonra değişmiştir.

Değişikliklerden bir tanesi de; 21.06.2006 tarih ve 26205 sayılı R.G.de yayımlanarak yürürlüğe giren 5520 sayılı yeni Kurumlar Vergisi Kanunu'dur.

Bu 5520 sayılı kanunun 32'nci maddesi ile de kurumlar vergisi (ve tabii geçici vergiler de) eski oran olan yüzde 30'dan yüzde 20'ye indirilmiş bulunmaktadır. Tekrar başa dönmek gerekirse; yatırım indirimini kaldıran 5479 sayılı kanunun 2'nci madesi ile GVK'ya eklenen geçici 69'uncu madde özetle; 31.12.2005 tarihi itibariyle mevcut yatırım indiriminin 2006, 2007 ve 2008 yıllarında kullanılması halinde oluşacak vergi matrahına yeni ve mer'i (yürürlükte olan) 5520 sayılı kanun ile getirilen yüzde 20 kurumlar (ve geçici) vergisi oranının uygulanamayacağına amirdir. Bunun yerine eski (mülga) 5422 sayılı kanunda yer alan yüzde 30 oranının uygulanması gerektiğini hükme bağlamıştır. Daha açık bir deyişle kanun, yatırım indirimi hakkınızı ??? ??? ??? ??? şartına bağlamaktadır. Daha öz bir deyişle hak kullanımı şarta bağlanmıştır. Burada üç husus dikkati çekmektedir: Birincisi, yatırım indiriminin ihdası sırasında böyle bir şart yoktu. İkincisi, şart olarak öne sürülen husus (yüzde 30 vergi oranının uygulanması) mülga (yürürlükte olmayan) 5422 sayılı kanunda yer almaktadır. Yani mülga bir kanunun bir maddesinin uygulanması talep edilmektedir. Üçüncüsü de; vergi oranının bir kısım mükelleflere (yatırım indirimi uygulayanlara) yüzde 30, diğer bir kısmına da yüzde 20 uygulanması verginin ve tabii Anayasa'nın (m.10 ve 73) eşitlik ve genellik ilkelerine aykırıdır.

Mükellefler haklarını aşağıdaki sıraya göre arayabilirler:

1) 31.12.2005 tarihi itibariyle mevcut yatırım indirimi tutarları bulunan mükelleflerden bu yatırım indirimi tutarlarını kullandıkları ve ödenecek geçici vergi çıkan geçici vergi döneminde (Bu geçici vergi dönemi 2006-2007 veya 2008 yıllarında olabilir, hiç fark etmez) verecekleri geçici vergi beyannamelerini ihtirazi kayıtla vermeleri ve bu kendi verdikleri beyannameye de vergi mahkemelerinde dava açmaları gerekmektedir.

2) Dava dilekçesinde öncelikli olarak söz konusu yasanın Anayasa'nın eşitlik (Anayasa m.10) ve Vergi Ödevi (m.73) başlıklı maddelerine aykırı olduğunu ileri sürerek yasanın iptalini talep etmek, ardından da yapılan tarhiyatın yüzde 20 vergi oranına göre düzeltilmesini talep etmek.

Dava dilekçesinde öne sürülecek iddialar aşağıdaki gibi sıralanabilir:

. Yasa (5479 sayılı kanunun 2'nci maddesi ile GVK'ya eklenen geçici 69'uncu madde) mülga (5422 sayılı kanun) bir kanunda yer alan vergi oranının uygulanmasını talep etmektedir.

. Yasa başlangıçta şarta bağlı olmayan yatırım indirimi kullanma hakkını şarta bağlı hale getirmiştir.

. Yasa 08.04.2006 tarih ve 26133 sayılı R.G.de yayımlanmakla birlikte, yatırım indirimi hakkını 01.01.2006 tarihine kadar geriye götürmektedir. Kanunların geliye yürümezliği ilkesine aykırı bir durum söz konusudur.

. Yasa Anayasa'nın eşitlik ilkesine aykırıdır. Çünkü mükelleflerin büyük bir bölümü yüzde 20 vergi oranını uygulayacakken, bazıları sırf yatırım yaptıkları ve yatırım indirimi hakları bulunduğu gerekçesi ile yüzde 30 vergi oranını uygulayacaklardır.

Anayasa Mahkememizin kanun önünde eşitlik veya vergi kanunları yönünden eşitlik konularına bakışı da aşağıdaki örnek kararlarda irdelenmiştir:

"Anayasa'nın amaçladığı eşitlik, eylemli değil, hukuksal eşitliktir. Bu nedenle, eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı olması anlamına gelmez. Ancak dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrılığı gözetilerek eşitsizliğe yol açılması mutlak Anayasal yasak kapsamındadır. Bunun dışında, kimi yurttaşların haklı bir nedene dayanarak değişik kurullara bağlı tutulmaları, eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz. Durum ve konumlardaki özellikler, kimi kişiler ya da topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirir. Özelliklere, aykırılıklara dayandığı için haklı olan nedenler, ayrı düzenlemeyi aykırı değil, geçerli kılar..."

(Anayasa Mahkemesi Kararı, 06.06.1991, 35/13. Resmi Gazete, 27.10.1994, 22094).

Anayasa Mahkemesi, eşitliği; aynı hukuksal durumda olan kişilerin aynı kurallara, değişik hukuksal durumda olanların değişik kurallara tabi tutulması şeklinde mütalaa etmektedir. Yine Anayasa Mahkemesi, aynı durumda olanların (eşit olanların) haklı nedene dayanarak farklı kurallara tabi tutulmasını da eşitliğe aykırı bulmaz.

"Aynı"lığın ya da "farklı"lığın ölçüsü "hukuksal durum" olmalı.

"Farklı hukuksal durum"un ölçüsü de "haklı neden" olmalı.

Bizim olayımızda farklı olanın (yatırım yapan) yaratılması hukuka uygun değildir: Bizim olayımızda kanun koyucunun getirmiş olduğu "farklı olan" ya da bir başka deyişle kanunla yaratılan "farklı olan" (genelden ayrılarak yatırım yapanlar) hukuka uygun değildir. 5479 sayılı kanunun yatırım yapanları "farklı olan" olarak ayırması hukuka uygun değildir. Yani önce 5479 sayılı kanun ile hiçbir hukuksal neden yokken "farklı olan" yaratılmakta, ardından da bu farklı olana farklı muamele (daha yüksek oranda vergi oranı) yapılmaktadır.

Bizim olayımızda farklı olana (yatırım yapana) farklı muamele yapılmasının (daha yüksek oranda vergi uygulaması) haklı nedeni bulunmamaktadır:

Kanun koyucu farklı olanlara farklı muamele (genel vergi oranı yüzde 20 iken farklı olanlara yüzde 30 vergi oranının uygulanması) yaparken, farklılığın kaynağı hukuksal temele dayanmamaktadır. Farklılığın kanunla (5479 sayılı kanun) oluşturulması hukuka uygun olduğu anlamına gelmez. Öte taraftan farklılığın (yüzde 20 vergi oranı yerine yüzde 30 vergi oranı uygulaması) ölçüsü ve dayanağının haklı bir nedeni bulunmamaktadır. Haklılığın ve adaletin temeli kamu yararıdır. Yatırım yapanları cezalandırıcı bir nitelikte yüzde 20 vergi oranı yerine yüzde 30 oranında vergi tarhiyatı yapılmasının kamusal bir yararı bulunmamaktadır. Bilakis, yatırım yapan mükelleflerin faaliyetleri daha çok kamu yararı ihtiva etmektedir. Zaten yatırım indiriminin en başta ihdas edilmesinin gerekçesi de bizatihi bu kamu yararıdır.

Konunun yukarıda ele alınan yönlerden mükellefler tarafından vergi mahkemelerinde ve dolayısı ile Anayasa Mahkemesi'nde dava edilmesi halinde yüksek oranda yapılan (yüzde 30) tarhiyatın iptal edilerek yerine düşük oranda (yüzde 20) tarhiyat yapılması ve yasanın ilgili hükmünün Anayasa Mahkemesi'nce iptali yüksek ihtimaldir.


Yargıtay ve laiklik

Oktay EKŞİ oeksi@hurriyet.com.tr


ÜZERİNDEN eni konu bir hafta geçti ama, Yargıtay Birinci Başkanı Osman Arslan’ın yeni Adli Yıl töreninde durup dururken "Laikliğin açık tanımı yapılmamıştır" diyerek açtığı kılıç yarası hálá orada duruyor.

Orada Başkan tarafından bir "yara" açıldığını söylüyoruz, çünkü hemen ertesi günden itibaren bu sözler üzerine yapılan yayınlar ve spekülasyonlar, tartışmanın süreceğini gösteriyor.

Tartışmanın zararı yok. Lakin "Laikliğin tanımı yapılmamıştır" gibi bir sözü söyleyen kişi Yargıtay’ın Birinci Başkanı sıfatını taşıyorsa ve konuşmasının başında ilgili yasa hükmü gereğince görüşlerinin "Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun düşüncelerini de yansıttığını" vurguluyorsa, oradan tüm yargı sistemine -savcılara, yargıçlara- bir mesaj gidiyor demektir. O da, "Laikliği bildiğiniz gibi anlayabilirsiniz" anlamı taşır.

Anayasamızda ve öteki yasalarımızda, "Laikliğin Tanımı:" diye yazılmış ne bir başlık ne de onu izleyen, "Laiklik şu şu demektir" türünden bir sözcük vardır. Laikliğin tanımını bu şekilde ararsanız, gerçekten "Laikliğin tanımı burada yok" diyebilirsiniz.

Ama Başkan Arslan’ın da ifade ettiği gibi Anayasa’nın "Başlangıç" bölümü ile birçok maddelerinde "laiklik"le ilgili hükümler vardır.

Kaldı ki, onlara da gerek olmadan "laikliğin" ne anlama geldiğini hem geçmişe bakarak hem de 1982 Anayasası’nın 24’üncü maddesini okuyarak anlamak mümkündür.

Geçmişin "Milad"ı 3 Mart 1924 tarihinde Hilafetin lağvedilmesi, Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması, Öğretim Birliği yasasının kabul edilmesidir. O tarihten beri bu devletin her tuğlasında "laikliğin" ne anlama geldiğini gösteren binlerce, on binlerce tanım vardır.

Tabii o tanımları okumaya niyetiniz varsa...

Başkan Osman Arslan konuşmasında sadece "laikliğin" değil "din ve vicdan özgürlüğünün" de irdelenmesi gereğinden söz ettikten sonra "din ve vicdan özgürlüğü" açısından bir sorun olmadığı noktasına varıyor, sıra laikliğe gelince, -Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun ortak görüşü diye nitelendirdiği- birtakım değerlendirmeler yapıyor. Örneğin "Anayasa’nın Başlangıç bölümünde "laiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı" söylendiğine göre "Bunun karşıt kavramı olarak da, devlet dine müdahale edemez ve din kurallarını belirleyemez" diyor.

Doğrudur, "devlet din kurallarını belirleyemez" ve o anlamda "dine müdahale" edemez. Ama devlet, "dine müdahale etmeme"yi, "orada ne oluyorsa olsun, beni ilgilendirmez" şeklinde anlayamaz. Anlarsa laik sistemin çatısı bir gün devlet dahil herkesin başına geçer.

Nitekim Sayın Arslan’ın bu bakış açısı onu "Laik devlet bütün dinlere ve mezheplere aynı uzaklıktadır" noktasına götürmektedir.

Bu anlayış "Diyanet İşleri Başkanlığı devlet bünyesinden çıkarılsın, insanlar kendi dini kurumlarını kendileri kursun, kendileri yaşatsın" diyenlerin tezinin de temelidir. Onun da sonucu, -özellikle bugünün İslami cereyanlarına göre- kısa bir süre sonra toplumu tarikatların, şeyhlerin eline teslim etmektir.

Bizim Yargıtayımız böyle bir

Türkiye mi istiyor?


Hukuk devletinde linç olayı kabul edilemez

Tufan TÜRENÇ tturenc@hurriyet.com.tr


BUGÜNE kadar iktidar olan hiçbir siyasi kadro tarikatların üzerine gidemedi.

Hiçbiri yasaların gereğini yerine getiremedi.

Bu gerçek, sağ partiler için geçerli olduğu kadar, sol partiler için de geçerlidir.

Çarşamba 40 yıldır vardı. Bugün daha fazla var.

Üstelik Anadolu’da da yüzlerce Çarşamba olduğunu vurgulayalım.

Yani yüzlerce kurtarılmış bölge tarikatların egemenliğindedir.

AKP iktidarına gelince...

Çoğunun ilişkileri olduğu için onların tarikatların üzerine gitmeleri zaten söz konusu olamaz.

İsmailağa Camii’nde işlenen cinayet ve bu cinayetin ortaya çıkardığı karmaşık ve karanlık ilişkiler konusunda iktidarın sessizliği de bunu kanıtlıyor.

Her konuda kürsülerde esip yağan Başbakan nedense bu konuda suspus vaziyette.

Başbakan’ın bu tarikatla manevi bağı olduğuna dair CHP’nin iddiaları da var.

Peki güzel de, linç olayı ne olacak? Bu konuda nasıl sessiz kalınacak?

Eğer Türkiye bir hukuk devletiyse yasaların gereği yapılmalıdır.

Din adına olsun, vatan millet adına olsun, ne adına olursa olsun kimse hukuk dışı tutum ve davranışta bulunamaz.

* * *

Ne zaman dinci bir iktidar iş başına gelse Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde Çarşamba’da olduğu gibi gerici unsurlar ortaya dökülürler.

Ne zaman laik, demokrat, cumhuriyetçi bir iktidar gelse ortalarda pek görünmezler.

Ama işlerini yine de yürütürler.

Tarikatların kandırdıkları insanlardan yasalara aykırı şekilde topladığı anormal paralar ve yurtdışından sağlanan kaynaklar kesilmeden bunları zapturapt altına alma olanağı yoktur.

Bu tarikatların hemen hepsi büyük bir para gücüne sahipler.

Önceki günkü Hürriyet’te İsmailağa tarikatının önde gelen isimlerinden Cüppeli Ahmet Hoca’nın yaşadığı lüks villanın fotoğrafları yayınlandı.

O fotoğraflar kandırılmış insanlardan toplanan paraların boyutlarını ve nerelerde kullanıldığını ortaya koyuyor.

Acaba Maliye Bakanı Unakıtan o fotoğraflardan sonra Cüppeli Ahmet Hoca’nın ne kadar vergi verdiğini merak etme gereği duydu mu?

* * *

Camideki linç olayı bu tehlikeli eğilimin toplumda da yayıldığını gözler önüne seriyor.

Halkın PKK’ya dönük haklı öfkesini kullanan belli kesimler linç girişimlerini sıklaştırmaya başladılar.

Bunu son derece tehlikeli bir gelişme olarak endişeyle izliyorum.

Devlet Bahçeli’nin bu konuda duyarlılığı samimi ise bu tehlikeli eğilimin aktörleri olarak görünen MHP’lileri frenlemesi gerekir.

Hukuk devleti konusunda duyarlı olduğunu sürekli vurgulayan Bahçeli partisini bu yasa dışı davranışlara yönelenlerden soyutlamalıdır.

Kanlı terör örgütü PKK’nın bunca yıllık çabaları, bu milleti birbirine düşüremedi.

Bundan sonra da düşürememeli.

Laik, demokratik cumhuriyet bugüne kadar birçok beladan kendisini kurtarmasını bilmiştir.

PKK’yı da hukuk devleti kuralları içinde tepeleyecek güçtedir.


Basında Yargı Haberleri ...

Canım Babam Hasan ÖZDERİN in Aziz Hatırasına,

( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...)

OZDERIN,M.

msn: ozderin@hotmail.com